Kimse geleceğimizi düşünmemiş olacak ki bizi görüp de şaşıranlar bir hayli çoktu…Bir sonbahar gününde memleketimize veda buseleri kondurarak gelmiştik ve heybemizde onlarca devrimci rüya vardı. Rüyalarımız vardı ve biz devrimciydik. Neyi devireceğimizi bilmeden!..
Ilık ılık esen bir lodosla şehir hatları vapurundan inmiştik. Cıvıl cıvıl Üsküdar her zamanki koşuşturmacasını yaşıyordu. Üçüncü Ahmet çeşmesinden ilk defa içtiğimiz İski'nin ruhumuzdaki derin melankolilerine aldırmadan elimizdeki küçük spor çantalarımızla ucuza karnımızı doyuracak bir yer arıyorduk. Yediğimiz ilk ucuz yemek iskelenin önündeki sosisçiden -şöyle bir- yarım ekmek arası sosisti. Babamız mı sosis yemişti bilmem ama o kırmızı suratlıdan bir daha yemeyecektik.
Paranıza sahip olun, İstanbul burası, bin bir çeşit adam var. Kimseye güvenmeyin, herkesle arkadaş olmayın, diyerek kimimizin donunun cebine, kimimizin pantolonunun içine keseler dikilerek paralarımız, analarımız tarafından muhafaza altına alınacaktı.
Dağılmayalım.
Ilık bir lodos vardı.
Yazdan kalma sıcak havayı, sağ olsun, bize de bir hayli hissettiriyordu. Nefes alamıyorduk, nemli yapış yapış bir havaya alışmamıştık ne de olsa.
Bizim oraların havası kurudur. Kuru sıcak veya kuru soğuk. Böyle durduğu yerde şıpır şıpır terlemez insan. Suyu da bir başkadır hani. Fırından yeni çıkmış bir açık ekmek alacaksın buharı üstünde. Bir kalıp pendiri düreceksin arasına, ağa da sensin paşa da. Sonra dayanacaksın musluğa. Belediye sağ olsun hemen her köşe başına bir çeşme dikmiş. Gelen geçen, sıcaktan bunalan, çoluk çocuk, davar doluk içsin de ciğerini soğutsun.
İlk öğrendiğimiz şey İstanbul'u sevmememiz gerektiğiydi. Biz taşralıydık ve öğle kalacaktık. Genzimizi yakan suyuna methiyeler düzerek az parayla çok günler geçirmenin derdindeydik. Çok şey beklemiştik bu kabına sığmayan şehirden, çok şey ummuştuk. Beklediklerimizi de umduklarımızı da unuttuk. Unuttuk ve alıştık…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder